Seversiniz sevmezsiniz onu bilemem ama kabul etmeniz gereken bir durum var: Avrupa’da top koşturan Türk futbolcular lejyoner tanımlamasıyla bizi yurt dışında nasıl temsil ediyorsa, Orhan Pamuk da benzer bir misyonu edebiyat dünyasında gerçekleştiriyor. 2006 yılında kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü, doğal olarak daha da ön plana çıkmasını ve tanınırlığının artmasını sağladı. Ödülü almasından bir sene kadar önce hakkında açılan dava süreci uzun bir süre gündemi meşgul etti ve tam da bu dönemde kendisine Nobel verilmesinin siyasi nedenleri olduğu yazıldı çizildi. Tüm bunlar bir yana, Orhan Pamuk’un eserlerinin büyük bir ilgiyle takip edildiği ve içeriğinin tüm detaylarıyla tartışılıp irdelendiğini biliyoruz. İşte tam da bu noktada, Orhan Pamuk’un en çok tartışılan eserlerinin başında Kars’ta geçen ve Ka isimli bir karakterin yaşadıklarını anlatan Kar romanının geldiğini söyleyebilir ve yavaş yavaş Kar’dan bahsetmeye başlayabiliriz.

Kar: İki Roman Fikrinin Birleşimi

2002 yılında yayımlanan Kar, Orhan Pamuk’un kendi tabiriyle; iki roman fikrinin birleşiminden meydana gelen bir kitap.

Pamuk’un Kar’ı yazmaya başlamadan önce kafasında oluşmaya başlayan fikirlerin ilki şehir şehir gezen bir tiyatro grubu olmuş. İkincisi ise taşra kentindeki bir otelde toplanan bir grup aydını konu alıyormuş. Kar’ın yayımlanmasından altı yedi yıl kadar önce başlayan bu iki fikri birleştirme ve geliştirme aşaması, dört beş yıl süren bir yazım süreciyle noktalanıp, Kar olarak karşımıza çıkmış. Bu süreçten, Pamuk’un 1998 yılında yayımladığı Benim Adım Kırmızı’nın ardından, vakit kaybetmeden Kar’ı yazmaya başladığını anlıyoruz.

Orhan Pamuk’un romanlarında önemli yer tutan yarı gerçekçi yarı fantastik atmosfer Kar’da da bizi kucaklar. Kar’ı okurken bir rüyanın içindeymiş gibi hissetmeniz işten bile değildir. Pamuk’un günümüz Türk toplumunun çelişkilerine de parmak bastığı romanda, mekanlar, karakterler ve yaşananlar ne kadar gerçek dünyaya aitmiş gibi dursa da, okuyucunun bu durumu kabul etmesi hiç kolay değildir. Kar, içerisinde barındırdığı tiyatro grubu, yoğun kar yağışının altında medeniyetten kopmuş Kars şehri tasvirleri ve uç kutuplardaki karakterlerinin karmaşık ilişki ağları nedeniyle yer yer fantastik, kimi zaman şiirsel bir havaya bürünür. Tüm bunların ortasında bir de en temel duygulardan olan sevgi ve aşka dair arayış da romanın ana motifleri arasındadır.

Orhan Pamuk Kar romanı ile bizi karla kaplı bir Kars macerasına davet ediyor.

Kar Aynı Zamanda Bir Siyasi Roman

Aslında Pamuk’un Kar romanına dair ciddi çekinceleri varmış. Çünkü romanın siyasi dokunuşlarının farklı görüşlere sempati duyan kişilere ters gelebilecek bakış açılarına yer veriyor oluşu, farklı düşüncelere tahammülü olmayan okuyucular için rahatsız edici bir deneyim vadediyor. Bu durum Pamuk’un romanı yazarken yaşadığı çekincelerin başında gelmiş. Hatta hakkında açılabilecek davaları bile düşünmek durumunda hissetmiş kendini.

Kar benim okumaktan keyif aldığım, yer yer gerildiğim kimi zaman karakterlerle beraber karla kaplı Kars sokaklarında yürüyüp, onlarla sobanın yanı başında çay içtiğim bir roman olmayı başardı. Farklı görüşlere karşı anlayışlı olmayı başardığımı düşündüğüm için Kar’da karşımıza çıkan siyasi göndermeler ve aşırı uçlarda yaşayan karakterler beni rahatsız etmedi. Bunda Orhan Pamuk’un kendinin de belirttiği gibi; bir yazar olarak tarafını belli etmektense, farklı görüşleri bir kurmaca içerisinde kullanma gayesini hissetmiş olmamın etkisi olduğunu da düşünüyorum.

Orhan Pamuk’un okuduğum diğer romanlarına kıyasla nispeten daha yalın bir dili olan Kar’ın, buna rağmen okuma sürecinin kolay olmadığını da eklemeliyim. Roman tabiri caizse akıp gitmiyor. Tencerede çok sayıda konuyu beraber pişirdiği ve bizim de bu konulara ilişkin kendi görüşlerimizi okuma eylemini gerçekleştirirken aklımızdan geçirdiğimiz için, Kar’ın kasvetli atmosferi okuyucu biraz boğuyor ve yoruyor. Romanın Goodreads yorumlarında da karşıma çıkan baskın eleştirilerden birisi romanın bu ağır temposu olmuş. Fakat ben Orhan Pamuk’un bu eleştirilere takılacağını hiç sanmıyorum. Muhtemelen romanının bir çırpıda okunmasındansa, okuyucunun elinde daha uzun süre kalmasını ve özümseyerek okumasını tercih edecektir. Eğer teması ve bahsettiği konuların ağırlığı gereği bu tarz bir roman deneyimi sizi zorlayabilir diye düşünüyorsanız, Kar’ı okumak için ruhen hazır olduğunuz bir dönemi beklemeniz daha iyi olacaktır. Kar hadi neyse de, Orhan Pamuk’un Kar’dan önce yazmış olduğu Benim Adım Kırmızı, gerek dili gerekse de çok ağır ilerleyen kurgusu nedeniyle gerçekten yorucu bir deneyimdi benim adıma.

Orhan Pamuk
Orhan Pamuk Nobel ödülünü cebine koymuş bir yazar.

Orhan Pamuk: Nobel Ödüllü Bir Yazar

Sonuç olarak Nobel Edebiyat Ödülü almış bir yazarın romanını okuyor olduğunuzu hissedebildiğiniz bir eser Kar. Orhan Pamuk genel olarak okuyucuya bu hissi vermeyi başaran bir yazar. Romanları dolu dolu oluyor. Üzerine uzun süre düşünüldüğü, çalışıldığı ve kafa patlatıldığını okurken görebiliyorsunuz.

Orhan Pamuk, Kar’ın sloganı olarak “insanları anlamak” tanımını kullanmış. Kar, bir anlamsızlıklar bütünü içerisindeki anlam kırıntılarının arasındaki bağlantıları yakalamaya çalışmakla geçen bir roman aslında. Romanda her şey o kadar anlamsız ki, hayatta hiçbir şey bu kadar anlamlı (evet anlamlı) bir şekilde bir araya gelemezdi. Sonuçta yaşam da anlam veremediğimiz bir sürü durumu karşımıza çıkartmıyor mu? Aynı rüyalarda olduğu gibi.

İşte Kar da aynı böyle bir roman; ne gerçek ne rüya. İkisinin arasında, Pamuk’un hayal gücünün arafında…

Benim sahip olduğum, Yapı Kredi Yayınlarından çıkan ve yedinci baskıya ait bir kitaptı. Okuma sırasında gözüme çarpan bir sıkıntı olmadı. Editörlüğünü Murat Yalçın ve Darmin Hadzibegovic’in, düzeltisini Filiz Özkan’ın yaptığı ve yazarın kendi kaleminden son sözünün de yer aldığı temiz bir çalışma olmuş. Emeği geçen tüm ekibin eline sağlık.

Kitap Yurdu

idefix

Notlarım ve Altını Çizdiğim Yerler

1- “Buna ihtiyacım var mı?” dedi Ka doktorun artık bastonla yürümesini önerdiği hastanın telaşıyla.

2- Sessiz ama sürekli açık televizyonlar…

3- Bütün bu hikayelerde hayatın sıradan akışı ile ölüm arasındaki geçişin Ka’yı büyüleyen bir hızı ve umutsuzluğu vardı.

4- … başlarını ileri uzatıp vücutlarının alt kısımlarını birbirlerine yaklaştırmadan sarılıp öpüştüler.

5- Ka kişisel mutluluğu için insanın hiçbir şey yapmamasının en büyük mutluluk olduğuna kendini inandırmış ahlakçılardandı.

6- … canının istediği her şeyi ölümün çok uzak olduğunu bilen çocuklar gibi huzurla okurdu.

7- “Niyetini biraz olsun saklayıp bana zarafetle yaklaşacak ve benimle incelikle kırıştıracak kadar bile sabrın yok,” diyordu İpek’in gözleri.

8- Ateistlik yıllarımdan kalma, içimdeki yarı akılcı, yarı faydacı şeytan gene beni dürtmeye başlamıştı.

9- Ka, daha sonra gelecek mutsuzluk büyük olmasın diye, mutluluk anlarına telaşla son vermek isterdi.

10- İnsan hayatının kırılganlığı ve çekilen acıların boşunalığından gözlerim doluyor.

11- “İkizler,” dedi Ka. “İkizler çok yalan söylermiş, ama ben bilmiyorum.”

“Çok yalan söylediklerini mi bilmiyorsunuz, yoksa hiç yalan söylediğinizi mi bilmiyorsunuz?”

12- “İnsan burada, yaşamayı değil, ölmeyi düşleyebilir yalnızca…”

13- “Onlar mutsuzluktan içiyorlar,” dedi Necip. “Siz içinizde saklı mutluluğunuza dayanabilmek için içmişsiniz.”

14- …zoraki konuşmanın sonunda salondakiler şiir yazmanın zor olup olmadığını değil, Ka’nın Almanya’dan geldiğini anlamışlardı.

15- Ka ve odadakiler kendilerine verilen hayatın dibine ulaşmış bir mum gibi tükenmekte oluşunu derinden hissediyorlardı.

16- … ya da pijama terlikle bakkala ekmek almaya yollanıp yolunu kaybeden bunak dedeler gibi kaybolup giderlerdi.

17- “Tarih ile tiyatronun aynı malzemeden yapıldığını ilk Hegel fark etmiştir,” dedi Sunay. “Tıpkı tiyatro gibi tarihin de birilerine “rol” verdiğini hatırlatır. Tıpkı tiyatro sahnesi gibi, tarihin sahnesine de cesurların çıkacağını da…”

18- “Halk dincilerden korkup devlete, ordusuna sığınmazsa Ortadoğu’daki, Asya’daki kimi kabile devletlerinde olduğu gibi geriliğin ve anarşinin kucağına düşer.”

19- “Aklı Avrupa’da, gönlü imam hatipli militanlarda, kafası karışık şairimizi ne yapacağız?” diye sordu Sunay.

20- Ka hayatın, âşık olup mutlu olmanın dışında, birbirleriyle ilişkisiz, anlamsız sıradan bir olaylar dizisi olduğunu şimdi çok iyi anlıyordu.

21- “Çünkü insanoğlunun en büyük yanılgısı,” diye devam etti dernekli tutkulu genç, “binlerce yıllık en büyük aldatmaca budur: Fakir olmak ile aptal olmak hep birbirine karıştırılmıştır.”

22- Ka için cennet hatıraların ancak hayal edilebilerek canlı kalabileceği anlamına geliyordu.

23- … aile denen şeyin mutsuzluk ve sorunlara rağmen birliktelikte çaresizce inat etmenin üzerine kurulu olduğunu anlıyor, hayatta bunu kaçırmış olduğu için hayıflanıyordu.

24- “Hayat ilkeler için değil, mutlu olmak için yaşanır.”

25- “Ama bizimki gibi insana değer verilmeyen zalim bir ülkede inançları için kendini mahvetmek akılsızlıktır. Büyük ilkeler, inançlar, onlar zengin ülkelerin insanları için.”

“Tam tersi. Fakir bir ülkede insanın inançlarından başka sarılacak hiçbir şeyi olmuyor.”

26- Ka kendi telaş ve huzursuzluğunun İpek’e âşık olduğundan beri karnında tatlı bir ağrı gibi taşıdığı mutluluk umuduyla ilişkili olduğunu utançla hissetti.

27- Ka’nın daha sonra acı çekebilirim diye mutluluktan korkan insanlardan olduğuna değinmiştim.

28- …ama bu hayatın geri kalanında öfkelenmekten başka hiçbir şey yapamayacağını bilmenin peşin mutsuzluğu vardı üzerinde.

29- Ka bir an bunun umutsuzluğun mu, yoksa geçmişin unutulacağına duyulan bir güvenin mi işareti olduğunu çıkaramadı.

30- Neden acı çektiğini aşağı yukarı çıkarıyordu da, acının neden bu kadar yıkıcı ve şiddetli olduğunu anlayamıyordu.

31- “Hayata çok basit bakıyorsunuz,” dedi Kadife. “Aşk yüzünden kendini öldüreceğine, insan biraz bekler ve aşkın etkisi azalır. Yoksulluk da intihar için yeterli neden değildir. İnsan kendini öldüreceğine kocasını terk eder ya da önce gider bir yerden para çalmayı dener.”

32- “Kimse de öyle bir romana inanmaz zaten.” “Hayır inanırlar,” dedi heyecanla. “Kendilerini akıllı, üstün ve insancıl görmek için bizim gülünç ve sevimli olduğumuza, bu halimizle bizi anlayıp bize sevgi duyabildiklerine inanmak isteyeceklerdir. Ama benim bu sözümü koyarsanız akıllarında bir şüphe kalır.”

Kitabın Son Söz’ünden Alıntılar

1- Aşırı kar yağışı yüzünden Türkiye’nin geri kalanından kopan küçük bir kasaba hayal ediyordum.

2- Bazan bu dertler, şikayetler o kadar yoğun ve boğucu olurdu ki, dayanamaz, koşa koşa otel odasına gider, başucumdaki anti-depresif bir ilaç gibi sakladığım, başka diyarlara, mutlu insanlara ilişkin bir romanı “her şeyi unutmak için” okurdum.

3- Romancılığın hem gerçeği söylemek gem de insanlarda çok güzel, hoş şeyler söylüyormuş izlenimi uyandırmak olduğunu böylece bir kere daha anlardım.

4- Bu romanı hayal gücümle her iki üslubun, dilin dışında, bir üçüncü bakış açısını, üslubu arayarak yazdım.

5- Siyaset dediğimiz şey hakkında, demokrasisi kısıtlı, baskıcı, yasaklayıcı bir toplumda hâkim olan, küçümseyici, aşağılayıcı görüşler, Flaubert’ci modernist ahlakın da etkisiyle beni huzursuz ediyordu.

6- Roman sanatının en temel ve en güçlü yanının, bizim gibi düşünmeyenlerin, bizim gibi yaşamayanların alemini de dürüstçe anlamak, en azından anlamaya çalışmak olduğunu, böylece yaşayarak hissettim. Romancı, okurlarının bilmek, anlamak istemediği, hatta tehlikeli bir düşman olarak gördüğü öteki’nin insanlığını da ortaya koymalıdır.

7- Siyasi roman denilince, okurlar iyiyle kötünün, haklıyla haksızın açık bir şekilde birbirinden ayrıldığı bir alem görmek istiyorlar. Ama aslında siyasi romanda işin püf noktası; kimin ahlaki olarak haklı, hangi kahramanın karakteri daha iyi ya da hangi ideolojinin doğru olduğu değil, bütün bu soruların sorulduğu ortamın renkleri, şiddeti ve dokusudur.

8- Bana göre romanlar, insanlar hakkında ahlaki yargılar vermek için değil, onları anlamak için yazılır.

9- Beni en çok mutlu eden şeyi roman sayesinde şehre yerli yabancı pek çok turistin gitmesi, şehre gezilerin düzenlenmesi, hatta Turizm Müdürlüğü’nün romandaki yerleri, olayları gösteren bir harita bastırmasıdır.


Kar ile ilgili düşüncelerimi okuduktan sonra, Oğuz Atay’ın kült eseri Tutunamayanlar’ın bende bıraktığı derin etkiye dair izlenimlerime göz atabilir, Alper Canıgüz’ün absürt romanı Gizliajans’a dair eleştirimi okuyabilir ya da Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabından aldığım notlara bakabilirsiniz.

1 YORUM

Bir Cevap Yazın