Covid-19 pandemisi hayatımıza gireli bir yıldan fazla oldu. Bu sürenin ardından geldiğimiz nokta çok trajik. Kapanmalar, kısıtlamalar… İki adım ileri attık, sonra bir adım geri. Meğer çember etrafında dönüyormuşuz, gide gide başa döndük, iyi mi? Şaka gibi gerçekten.

Tabi bu başladığımız noktaya dönme başarısının arkasından, sigortaları atmış, devreleri yanmış bir güruh olarak ne yapacağımızı bilemez halde bulduk kendimizi.

Hadi biraz daha açık konuşalım, hepimiz kafayı yedik. Bugünlerde son derece mantıklı hareket eden ve konuşan birini görürseniz bilin ki o kişinin normal hali hiç normal değildir. Normal olmayan olağan halinin üzerine pandemi gelince aşırı anormallikten normale dönmüş demektir.

Önce dediler ki bu süreç bir ay sürecek. Bilemedin iki ay… İyi dedik bekledik. Geçen yaz ortalık bir yatışır oldu. Meğer fırtına öncesi sessizlikmiş. Son baharda virüsten kırıldık. Antibakteriyel jelin kutusunu antibakteriyel jel ile silecek noktaya ulaşmıştık. Sonrasında çok şükür aşılar gelmeye başladı. O noktada tekrar demesinler mi “Bir ay, bilemedin iki ay sonra bu iş tamam,” diye?

Peki ne oldu? Kazın ayağı öyle değilmiş, onu gördük. Böyle böyle bir yılı geride bıraktık ve yine evlere kapanmış bir halde duvarlarla konuşuyoruz bu güzel bahar günlerinde…

El
İnsan bazen öyle bunalıyor ki, saatlerce avucunun içine ya da tavan boyasına bakabiliyor. O ruh halini kırmak oldukça önemli.

Durum Tespiti

Ben içinde bulunduğumuz bu duruma “pandemi anksiyetesi” tanımını uygun buldum. Virüsün sözlüğümüze kattığı yeni bir terim olsun bu, ne dersiniz?

Sevdiklerini yitirenler, işini gücünü kaybedenler, ailelerinden uzak kalanlar… Her dokunduğunuz insandan bir prime time drama dizisi senaryosu işitebilirsiniz günümüzde. Her an başımıza bir şey gelecek diye tetikte yaşıyoruz hayatı. Az sonra telefonumuz çalacak ve yakınımızdaki birinin hastalandığı haberini alacağız diye bekliyoruz endişeyle. Ya da gelen aramanın iş başvurusu reddi olması da ihtimaller arasında… Malum işsizlik de Mars’a atılan roketmişçesine fırladı.

Bu durumdan nasıl çıkacağımız hakkında hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim aşı olabilenlerin en kısa sürede olması gerektiği. Aşı tek çözüm değil ama virüsün yayılımını kesmek için oldukça önemli. Salgınlar ne kadar az insana yayılma şansı yakalarsa o kadar çabuk biter. Dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu. O yüzden aşılama yapıp virüsün yayılımının önüne geçmemiz gerekiyor. Çin’in yaptığı gibi bir tam kapanmanın birçok ülke için imkânsız olduğunu görmüş durumdayız. O yüzden pandemi anksiyetemizle yaşamaya bir süre daha devam etmemiz gerekiyor. Fakat bu psikolojik bunalım bulutunu kontrol etmeyi öğrenmemiz şart.

Komşunun çocuğunun bir süre sizde yatıya kalacağını hayal edin. Ailesi gelip alana kadar ona bakmanız lazım. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Başka komşuya bıraksan olmaz çünkü onda da başkasının çocuğu var. Herkes aynı durumda. Bu yüzden, üstte de belirttiğim gibi bu yeni normalle yaşamayı öğrenmemiz lazım. İşler biraz daha iyi gidene kadar bir süre daha pandemi anksiyetesi çekeceğiz anlayacağınız.

Bulutlu gökyüzü
Gökyüzü nasıl fırtına yapıyorsa, insan da zihninde fırtınalar yaşayabilir. O fırtınalardan sağ salim kurtulup güneşli günlere yelken açmamız gerekiyor.

Hızla Geçen Günler…

Elbette herkes başkasını suçlayabilir bu durumda. “O gezdi, öteki şunu yaptı, ben niye onun cezasını çekiyorum,” diyebilir. Haklıdır da. Ama bu gerçeği değiştirmez. O eleştiriyi yapmalı, kimin nasıl davrandığını not etmeliyiz ama günümüzü suçlamalarla geçiremeyiz. Yaşam devam ediyor. Zaman durmuyor. Güneş doğuyor, batıyor, gün bitiyor ve yenisi başlıyor. Günler hızla geçerken hayatınızı dondurmayın. Yaşamaya, üretmeye devam edin. Sürekli pandemi anksiyetesinin sizi içine hapsetmesine izin vermeyin. Sevdiklerinize ve sizi hayata bağlayan her ne varsa sıkı sıkı sarılın.

Biliyorum, günler birbirine benzemeye başladı. Her gün, bir öncekinin aynısı gibi hissettiriyor. Hayatlarımız tekdüze, monoton. Değişim, gelişim, yenilik çok uzaktan duyulan güzel bir şarkı gibi… Orada olduğunu biliyoruz ama hayal meyal hatırlıyoruz. Sahip olduğumuz en temel özgürlük haklarımızın bile elimizden alındığı bir dönemden geçiyoruz.

Engin Geçtan’ın Varoluş ve Psikiyatri kitabını okurken bu duruma cuk oturduğunu düşündüğüm önemli bir tespit dikkatimi çekti.

Geçtan şöyle demiş: “İkinci Dünya Savaşı’nda sekiz ay tek başına bir hücrede kapatılmış olan Christopher Burney, “Bir süre sonra, değişikliğin ve çeşitliliğin bir çeşni olmaktan öte, yaşamın özü olduğunu anladım,” demişti. Sürekli tekdüzelik de normal kişilik işlevlerinin bozulmasına yol açabilmektedir.

Savaş sırasında tutsak olmak ile pandemi nedeniyle evlerimizde kapalı kalmayı bir tutmuyorum elbette. Ama tekdüze yaşamın bizlerde yaratacağı tahribata çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum Geçtan’ın sözlerinin. Bir yılı aşkın süredir bunu bilfiil yaşıyoruz çünkü.

Biliyorsunuz, pandemi dönemi en sık kullandığımız kelimelerin başında sosyal mesafe geliyor. Fakat bu terime yüklenen anlam, aslından oldukça farklı. Sosyal mesafe yerine fiziksel mesafe tabirini kullanmamız daha doğru olacaktır düşüncesindeyim. Zaten iyice içe kapandığımız, hayatlarımızın sıradanlaştığı bu dönemde fiziksel mesafeyi koruyarak, daha fazla sosyalleşmemiz lazım aslına bakarsanız. Teknoloji bu noktada imdadımızı yetişiyor ne mutlu ki. Ya o da olmasaydı? Haksız mıyım?

Sağlıklı günler sizinle olsun.


Bu yazının ardından Covid-19 nedeniyle yaşadığımız duygusal paradoksa dair düşüncelerimi okuyabilir ya da içinden geçtiğimiz bu günlere trajikomik bir bakış atmaya çalıştığım yazıma göz atabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın