Başarılı insanların ortak özelliklerinden birisi ilk adımı atmaktan çekinmemeleridir. İlk adımın ardından ikinci adım biraz daha kolaydır, çünkü artık o adımları atabileceğinizi görmüşsünüzdür, ivmelenmeye başlamışsınızdır. Üçüncü adım ikinciden de kolaydır ve bu böyle sürüp gider.

Bir işe başladıktan sonra devam etmekte genelde zorlanmayız. Ama o ilk adım yok mu o ilk adım… İşte çoğumuzun takılıp kaldığı yer orasıdır. Başarı merdivenlerinin ilk basamakları işte bundan dolayı kalabalıktır. Herkes yukarıya bakıp, başarılı olanları görüp iç çeker ama kimse önündeki basamakları çıkmaya devam etmez. Biz neden böyleyiz ki?

Hepimizin Kabusu: İlk Adımı Atamamak

Kendimden örnek vereyim: Bu yazıyı yazmaya başlamaya karar verip, boş sayfayı açıp ilk kelimeleri yazana kadar kendimle çatışma halindeydim. Yazmaya başladım ve bir anda kelimeler aklımdan parmaklarıma ve oradan da alev alan bir hızla klavyeye (birazcık mübalağa hakkım olsun), oradan da ekrana akmaya başladı. Şimdiden yüz kelime olmuş bile. İşte başarılı insanlar bu gibi başlangıçları takılmadan yapabildikleri için aramızdan sıyrılabiliyorlar. Bizim gibi başarıya aç ve ona ulaşmak isteyen insanlar ise bu başlangıcı yapmak için sonsuz içsel çatışmalardan çıkmak zorunda kalıyorlar. Haliyle o çatışmalardan çıktıktan sonra insanın ne bir şeye başlayası ne de bir adım atası geliyor, değil mi? Aha! İşte yine aynı hata! Bahaneler bahaneler… İlk adımdan kaçmak, bir bahane bulmak işte bu kadar kolay.

Uzuuuun bir merdiveni çıkabilmek için ilk yapılması gereken ilk adımı atabilme cesaretini gösterebilmek aslında. Ama o adımı atabilmek, söylendiği kadar kolay bir eylem değil. İnsanın aklından o adımı atmamak için sayısız bahane, bin bir sebep geçiyor.

“Ooo kim çıkacak o kadar basamağı?”

“Ben bu yolu katiyen çıkamam. Zaten, çıksam ne olur, çıkmasam ne olur. En iyisi şu köşedeki çay bahçesinde oturup merdivenin yarısında nefes nefese kalanları izlemek. Evet, en iyisi bu.”

Şimdi bakınca asırlar önceymiş gibi gelen ama aslında 2016 yazında gerçekleştirdiğimiz Uzak doğu seyahatimizin son ayağında Hong Kong’a uğramış ve Po Lin Manastırı ve Bronz Buddha’yı ziyaret etmiştik. Aşağıdaki resimde göreceğiniz merdiven gözümüzü korkutmuştu doğrusu…

Covid-19 sonrası yolunuz Hong Kong’a düşerse Bronze Buddha ve Po Lin Manastırı’na uğramayı ihmal etmeyin. Merdivenleri çıkmayı bakalım sizin gözünüz kesecek mi…

Peki neden çay bahçesinde oturan adam olmak merdivenin yarısında nefes nefese kalan olmaktan daha tercih edilesi? Çünkü kolay. Harcanacak enerji, alınacak nefes sayısı, acı çekme oranı gibi karar verme mekanizmamızda etkili rol oynayan değerlerin hepsi daha düşük. Zihnimiz bize türlü oyunlar oynayıp en risksize, en zahmetsize yönlendirmeye çalışıyor. Tıpkı bir satış elemanının aslında ihtiyacımız olmayan bir eşyayı bize ihtiyacımız varmış gibi anlatıp satmaya çalıştığı gibi.

Beynimizdeki Toplantı Odaları ve Karar Mekanizmaları

Kimi zaman, “Aman boş ver ya, ne uğraşacaksın şimdi yazı yazmakla falan. Otur sen bir film izle, efendime söyleyeyim, aç bir dizi izle…” diyen içsesimizin aslında içimizde yaşayan başka bir canlı olduğunu düşünüyor insan. Ben bensem, bu vücut bana aitse, kararları veren içimdeki bu manyak kim? Efendim? Sizin de mi bir arkadaşınız (!) böyle bir durumdan muzdarip? Endişeye mahal yok, merak etmeyin. Bu son derece doğal bir durum. Hatta bu bizim kontrolümüz dışında tercihleri olan ve karar verme mekanizmamıza doğrudan etki eden bilinçaltı davranışların Analitik Psikolojinin kurucusu kabul edilen Carl Jung’ın tabiriyle genel bir adı dahi var: Shadow yani Karanlık [haller, davranışlar].

Carl Jung’ın tabirine göre Karanlık, insanların bilinmeyen karanlık kişiliklerini ifade ediyor. Yani hepimizin içinde açığa çıkmak için çırpınan, bilincimizin zincirlerine vurulmuş birer Recep İvedik var. Bu anlamda Carl Jung’un tanımladığı Karanlık, Sigmund Freud’un Bilinçaltı’nın bir karşılığı gibi değerlendirilebilir. Yani içimizde bir yerlerde, bizi bizden daha iyi bilen ve beynimizin kıvrımları arasında saklanıp arada sırada kulağımıza, “onu yapma, bunu yap…”diye fısıldayan bir Grima Wormtongue (Grima Solucandil) var.

Grima Wormtongue
Grima Wormtongue (Solucandil) sevimli mi sevimli, dost canlısı bir danışman…

Grima’yı Yüzüklerin Efendisi’nde Rohan Kralı Theoden’in kulağına fısıldadığı yalanlarla onun Saruman’ın planlarına uygun bir şekilde hareket etmesini sağlayan bir karakter olarak tanıyoruz. Beyninizde böyle birinin yaşadığını hayal etmek bile insanı sinir ediyor. Çıkarın bu adamı benim aklımdan!

Gün içinde yaptığımız birçok eylem bu Karanlık, bilinçaltı, içses -adını ne koyarsanız koyun- ile olan bitmek bilmez savaşımızın bir sonucu aslında. Her eylemimiz beynimizdeki bu iç çatışmanın sonunda, bizim haberimiz olmadan alınan kimyasal bir karardan ibaret. Zihnimizde anlık toplanılan ve saniyesinde kararlar alınan toplantı odaları varmış gibi…

Yeni Bir Karar, Yeni Bir İlk Adım

Basit bir örnekten gidelim. Bu öğlen makarna mı yoksa et mi yiyoruz? Fikirler çatışıyor, duygular işin içine giriyor, geçmiş tercihler inceleniyor ve karar veriliyor: “Tavuk yiyoruz!” Haydaaaa! Tavuk nereden çıktı şimdi? Çevresel etmenler de işin içine girdiği için kararlarımız etkilendi. Nasıl oldu peki? Yan masanın sipariş ettiği tavuk tabağı gözümüze güzel göründü ve tüm karar mekanizması dıştan gelen bir uyarı ile sıfırlandı. İşte insanın karar alması bu kadar değişken ve anlık olabiliyor. Peki bu kötü bir şey mi? Bence değil. Bu durum bize bir birey olarak, kendi hayatımızı yaşadığımızı; fikirlerimiz, düşüncelerimiz olduğunu ve onların da katı kuralları olmadığını; duygu, his, duyu, çevresel etmenler, hormonlar ve geçmiş tecrübelerin tetiklemeleri ile tekrara giren kararlarımızın değişebileceğini gösteriyor.

Alt tarafı üç beş kelime yazacaktık konu nerelere geldi. Bugünkü tavsiyem net; o boş sayfaya bir kelime yazın – ne olduğunun hiçbir önemi yok- ve lokomotifin arkasına takılan vagonlar gibi gelen kelimelerin akışına bırakın kendinizi… Ya da yapmak istediğiniz her neyse, sizi alıkoyan tüm bahaneleri bir kenara koyun ve onu yapmak üzere ilk adımı atın. Sonra ikinciyi, üçüncüyü ve sonrasında gazı köklemiş göz alıcı kıpkırmızı bir Ferrari gibi basın gaza gitsin…

Son olarak; tavuk güzel değilmiş, keşke et alsaymışız…

Bir Cevap Yazın